19 Haziran 2017 Pazartesi

Stefan Zweig - Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat

İnsanların çoğu sınırlı bir hayal gücüne sahiptir. Duyumlarını uyaracak ölçüde yakınlarında gerçekleşmeyen bir olaya ilgi göstermek pek içlerinden gelmez; ama aynı şey gözlerinin önünde, doğrudan duygularına dokunma mesafesinde gerçekleşirse, bu olay önemsiz bile olsa, hemen aşırı bir duyarlılık gösterirler. (sf. 1)

Herkesçe malum olaya, bir kadın yaşamının bazı anlarında kendi iradesi ve deneyimi dışında gizemli güçlerin etkisinde kalır şeklinde olumsuz yaklaşmak, aslında yalnızca kendi içgüdümüze ve doğanın şeytani yönlerine karşı duyulan korkuyu ifade ediyor, "kolayca baştan çıkarılanlara" göre kendini daha güçlü, daha akıllı ve daha temiz hissetmek bazı insanlara haz veriyor olmalı. Diğer yandan, ben şahsen bir kadının özgürce ve tutkuyla içgüdülerinin peşine takılmasını, genellikle alışılageldiği üzere, kocasının kollarında onu kapalı gözlerle aldatmasından daha dürüst bulurum, dedim. (sf. 8)

Zaten belli bir amacı olmayan her şey bir yanılgıdan ibarettir. (sf. 44)

O zaman içimi acıtan şey hayal kırıklığıydı... o genç adamın o denli itaatle gitmesinin verdiği hayal kırıklığı... beni durdurmak, yanımda kalmak için hiçbir girişimde bulunmaması... oradan ayrılıp gitmesi konusundaki ilk arzuma minnet ve saygıyla boyun eğmesi... beni kendine çekmek için bir şey yapmak yerine... beni yoluna çıkan bir azize gibi görmesi sadece... ve beni görmemesi... bir kadın olarak hissetmemesi.
Bu benim için bir hayal kırıklığıydı... kendime ne o zaman ne de sonra itiraf edebildiğim bir hayal kırıklığı; oysa bir kadının duyguları, söze dökmeden ve bilincinde olmadan da her şeyi bilir. Zira... artık kendimi daha uzun süre kandırmayacağım; o adam bana o zaman sarılsa, beni o zaman istese, onunla dünyanın öbür ucuna giderdim, hem kendi adımı... hem çocuklarımınkini lekelerdim... insanların dedikodularına aldırmaz, mantığımın sesini dinlemez, Madam Henriette'in daha bir gün öncesinde tanımadığı Fransız genciyle yaptığı gibi, onunla kaçardım... nereye, ne zamana kadar diye sormaz, önceki yaşamıma bir an bile dönüp bakmazdım... paramı, adımı, mal varlığımı, onurumu onun uğruna feda ederdim... dilenirdim, bu dünyada onun beni sürükleyebileceği her türlü aşağılanmaya razı olurdum belki de. İnsanların ayıp dediği, saygın gördüğü her şeyi görmezden gelirdim, şayet ağzından bir sözcük olsa çıksa, bana doğru bir adım atsa, beni anlamayı denese, o an ona tüm kalbimi verirdim. Ama... size söyledim ya, bu garip tavırlı adam bana ve içimdeki kadına göz ucuyla bile bakmıyordu... ben ona teslim olmaya hazırdım, onun aşkıyla yanıp tutuşuyordum ki bunu ilk olarak kendimle baş başa kaldığımda anladım, onun aydınlık, deyim yerindeyse melek gibi yüzünü heyecana boğan o tutkuyu, içimin karanlık dehlizine düşüp terk edilmiş bir kalbin boşluğunda fırtına yaratınca anladım. (sf. 55-56)

Ama sonuçta zaman her şeyin ilacı, alınan yaşın da tüm duygular üzerinde özel ve hafifleştirici bir etkisi var. Ölümün yaklaştığını hissettikçe, ölümün gölgesi yolunuzun üzerine simsiyah düştükçe, olaylar gözünüze eskisi gibi batmıyor, derin duygularınıza artık aynı şekilde seslenmiyor, tehlikeli gücünden çok şey kaybediyor. (sf. 69)

17 Haziran 2017 Cumartesi

H. P. Lovecraft - Cthulhu'nun Çağrısı

Böylece sınırsız alacakaranlıklar boyunca düş kurdum ve bekledim, neyi beklediğimi bilmeden. Derken gölgeli yalnızlığım içinde ışığa duyduğum özlem öyle çılgınca boyutlara ulaştı ki, daha fazla yerimde duramaz oldum ve yalvarıp yakaran ellerimi, ormanın üstünden bilinmeyen gökyüzüne uzanan o yıkık kara kuleye kaldırdım. Ve en sonunda, düşecek olsam da olmasam da, o kuleye tırmanmaya karar verdim; gökyüzünü görüp can vermek, hiç gökyüzünü görmeden yaşamaktan daha iyiydi ne de olsa. (sf. 23) -Yabancı

Tüm şokların en şeytanisi, sonsuz bir şekilde beklenmedik ve iğrençlik verici derecede inanılmaz olanıdır. (sf. 25) -Yabancı

Çünkü unutuş beni sakinleştirse de, hep biliyorum ki bir yabancıyım ben; bu yüzyılda ve hȃlȃ insan olanların arasında bir yabancı. Bunu parmaklarımı o büyük yaldızlı çerçeve içindeki görüntüye uzattığımdan beri biliyorum; parmaklarımı uzatıp soğuk ve boyun eğmez, parlatılmış bir cam yüzeye dokunduğumdan beri. (sf. 28) -Yabancı

Cehennem kuyusu açılıp içindekilerin çektiği acılar iğrenç bir ses karmaşası şeklinde ifade edilseydi bile bundan daha tarifsiz olamazdı, çünkü o bir anlık, akıl almaz kakofonide, dirilen doğanın tüm ilahi dehşeti ve anormal çaresizliği vardı. (sf. 44) -Herbert West: Diriltici

Sonsuzluğu kara denizlerinin ortasındaki dingin bir cehalet adasında yaşıyoruz ve çok uzaklara yolculuk etmek bize göre değil. (sf. 119) -Cthulhu'nun Çağrısı

"Ph'nglui mglw'nafh Cthulhu R'lyeh wgah'nagl fthagn." (R'lyeh'deki evinde ölü Cthulhu düş görerek bekliyor.) (sf. 132) -Cthulhu'nun Çağrısı

18 Mayıs 2017 Perşembe

Emily Brontë - Uğultulu Tepeler

"Hem onu yakışıklı filan diye sevmiyorum, Nelly; benden daha çok bana benziyor da, onun için seviyorum. Ruhlarımız her neyden yoğrulmuşsa, ikimizinki de aynı." (sf. 100)

"Edgar'la ikiniz yüreğimi paramparça ettiniz, Heathcliff! Sonra da, asıl acınacak sizlermişsiniz gibi sızlanıp ağlıyorsunuz!" (sf. 193)

"Senin kalbini ben kırmadım, onu sen kendin kırdın; kendininkini kırarken benimkini de kırdın." (sf. 197)

"Ben kendi katilimi seviyorum; ama seninkini, onu nasıl sevebilirim!" (sf. 197)

"Catherine Earnshaw, ben yaşadıkça rahat yüzü görme! 'Beni sen öldürdün,' dedin, öyleyse peşimi bırakma! Öldürülenler, öldürenlerin peşini bırakmazlar. Yeryüzünde dolaşan hayaletler olduğunu sanıyorum, biliyorum bunu. Yanımdan hiç ayrılma! Hangi biçime girersen gir, beni çıldırt! Yalnız, içinde seni bulamadığım bu uçurumun dibinde beni bırakma! Of Tanrım! Anlatılmaz bu! Canım olmadan nasıl yaşarım! Ruhum olmadan nasıl yaşarım!" (sf. 204)

Edgar onu kendi çocuğu olduğu için değil de, daha çok Catherine'den geldiği için seviyordu. (sf. 224)

"Miss Linton, babanızın üzüleceğini düşünmek ve bilmek pek hoşuma gider. Sevinçten gözüme uyku girmeyecek. (sf. 329)

John Steinbeck - İnci

İnsanoğlu için açgözlü denmiştir her zaman. Elindekiyle yetinmeyip hep daha fazlasını istediği söylenir. Bunlar küçümseme dolu, eleştiri niteliğinde söylenmiş sözlerdir. Oysa istemek insanın en büyük yeteneklerinden biridir ve onu, bulduğuyla yetinen hayvan türlerinden üstün kılar. (sf. 33)

Sabahattin Ali - İçimizdeki Şeytan

Kitaplarda okuduğun depresyon kelimesine bir cankurtaran simidi gibi sarılırsın. Çünkü nedense hepimizde, maddi olsun, manevi olsun, bütün dertlerimize bir isim takmak merakı vardır, bunu yapamazsak büsbütün çılgına döneriz. (sf. 16)

Günün birinde ya çıldıracağız, ya dünyaya hâkim olacağız. (sf. 17)

Sen kafanın içindeki yokluğa o kadar saplanmışsın ki, derhal uğrunda can feda edecek bir şey arayarak ikinci bir yokluğa dalmak istiyorsun! (sf. 45)

"İçinde şeytan dediğin o şeyin en kıymetli tarafın olmadığını nereden biliyorsun? Sizin gibi beş hissinden başka duygu vasıtası olmayanlar bu daimi korkudan kurtulamazlar. Asıl sebepler ve illetlere varabilseniz göreceksiniz ki en zayıf tarafımız dışımızdadır. Gözümüzü kör eden yedi renktir, kulağımızı sağır eden sesler, ağzımızı paslandıran yediklerimiz, kalbimizi önce coşturup sonra durduran sonsuz koşmalarımızdır. Yüksek insan dışına değil, içine kıymet verendir." (sf. 51)

İnsanların en zayıf tarafları, sormadan, araştırmadan, düşünmeden, kafalarını patlatmadan inanmak hususundaki hayret verici temayülleridir. (sf. 200)

Hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayata dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz. (sf. 250)

Sabahattin Ali - Kuyucaklı Yusuf

"Bizim küçük Anadolu şehirlerimizde bu müzmin evlenme hastalığı daima hüküm sürmektedir. En kuvvetliler bile bir iki sene dayanabildikten sonra bu amansız mikroptan yakalarını kurtaramazlar ve kör gibi, önlerine ilk çıkanla evleniverirler. Tabii bu evlenmede herhangi bir müşterek hayattan ziyade, erkek için evde bir kadın bulunması; kız için de "münasipçe bir kısmet" varken kaçırılmaması düşünülmüştür. (sf. 12)

"Evde meram anlatmaya asla imkan olmayan, seviyesi, ahlak telakkisi, dünyayı görüşü ve itiyatları büsbütün ayrı bir mahlukla daimi bir beraberlik insanı dış hayatta da bedbin yapar ve bütün insanlardan şüpheye düşürür." (sf. 12)

"Niçin hayatının bu en büyük arzusunu, şimdiye kadar belki yine içinde, fakat en gizli yerlerde saklı duran bu arzuyu, hapsedildiği yeri parçalayarak ortaya çıkar çıkmaz, öldürmeye mecbur kalıyordu?.. (sf. 82)

Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olamayacağını sanıyordu. (sf. 200)

30 Ocak 2017 Pazartesi

William Shakespeare - Julius Caesar

Birer uşak gibi yaşıyorsak, sevgili Brutus,
Kabahat yıldızlarımızda değil, kendimizde. (sf. 12)

Aşağıda olanların yükseklerdedir gözü;
Merdiven çıkanın yukarıya çevriktir yüzü;
Ama son basamağa ulaştı mı bir kez
Merdivene çevirir sırtını, bulutlara bakar,
Hor görüp birer birer basıp çıktığı basamakları. (sf. 28)

Sen de mi Brutus? Öyleyse yıkıl Caesar! (sf. 55)

Cassius - Gelecek nice çağlarda,
Daha doğmamış devletler, bilinmedik dillerde
Oynanacak yaşadığımız bu yüce oyun!

Brutus- Kaç kez akacak dünya sahnelerinde kanı,
Şimdi Pompeius heykelinin ayakucunda,
Bir toz yığınından farksız yatan Caesar'ın! (sf. 57)

Daha dün Caesar'ın bir sözü
Dünyadan daha ağır basardı.
Şimdiyse serilmiş yatıyor şurada,
Bir dilenci bile eğilmez olmuş önünde. (sf. 69)

Evet, ya; bir sürü düşmanın ortasında,
Köpeklerin sardığı bir av gibi duruyoruz.
Korkarım yüzümüze gülenlerin yüreklerinde
Sürüyle kötülük yatıyor bize karşı. (sf. 81)

Caissus bunun için yaşadı demek;
Brutus vursun diye yüreğine
Cassius'un yüreği ağladığı zaman. (sf. 89)

Şimdi essin yeller, kudursun dalgalar, yüzsün gemi!
Fırtına koptu artık, rüzgâra bağlı her şey! (sf. 104)

Ah Julius Caesar, hâlâ ayaktasın sen;
Ruhun dolaşıyor aramızda; kılıçlarımızı
Kendi ciğerimizi saplatıyor bize! (sf. 112)